Sual: Türklere gonderilmiş Peygamber var mıdır?
Cevap: Türkler’e İslamiyet öncesi dönemde Peygamber gönderilmiş olması gerekmektedir. Zira hadisde belirtildiği üzere 124.000 peygamber gönderilmesi, Türklerin köklü bir geçmişe sahip olması, Peygamber göndermediğimiz kavme azap edici değiliz ayeti, Oğuz Kağanın; Zülkarneyn ile olan benzerliği, Orhun yazıtlarındaki dikkat çekici ifadeler gibi birçok konu burada güçlü işaretler oluşturmaktadır. Sırayla bunlara değinilecektir.
Her Kavme Gönderilen Uyarıcı
Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur. (Fatır 24)
Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun” diyen bir elçi gönderdik… (Nahl 36)
Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete erer. Kim de sapıtırsa yalnız kendi aleyhine sapıtır. Hiç bir günahkar başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz. (İsra 15)
Ayetlerden de anlaşılacağı üzere geçmişte yaşayan kavimlere Allah peygamber göndermiştir. Bunun yanında bazı istisna durumlar da mevcuttur. Örneğin Hz. İsa Aleyhisselam ile Peygamber Aleyhisselam arasındaki devir Fetret devri olarak geçer. Bununla beraber eğer her kavme bir peygamber gönderildiyse, köklü bir geçmişi olan Türk milletine de gönderilmiş olması gerekmektedir. Türklerin tarihinin 4000-5000 sene arası olduğu düşünülürse İsa Aleyhisselam’dan önce tahmini 2000-3000 yıllık bir geçmişleri olur ki bu devirde kendilerine hiçbir peygamberin gelmemesi biraz zor görünmektedir.
Öne Çıkan İsimler ve Teoriler
Araştırmacılar, bazı tarihsel veya mitolojik figürlerin peygamber sıfatına uygun özellikler taşıdığını ileri sürer:
Oğuz Kağan Destanı, sadece bir kahramanlık hikayesi değil, aynı zamanda bir “cihan hakimiyeti mefkuresi” metnidir. Kur’an-ı Kerim’de Kehf Suresi’nde zikredilen Hz. Zülkarneyn ile Oğuz Kağan arasında birçok benzerlik bulunmaktadır.
Zülkarneyn’e yeryüzünde kudret verilmiş ve o, güneşin battığı ve doğduğu yere kadar seferler düzenlemiştir. Oğuz Kağan da benzer şekilde “Güneş bayrağımız, gökyüzü çadırımız olsun” diyerek dünya nizamını tek bir ilahi irade altında toplama gayesi gütmüştür.
Zülkarneyn’in Ye’cüc ve Me’cüc’e karşı demir kütleleriyle sed yapması, Türk mitolojisindeki “Ergenekon” ve demir dağı eritme motifiyle sembolik bir akrabalık taşır.
Oğuz Kağan’ın doğumundan itibaren Allah (veya o dönemki karşılığıyla Tengri) ismini zikretmesi ve putperest babasıyla mücadele etmesi, Kur’an’daki Hz. İbrahim ve Hz. Salih gibi peygamberlerin hayat seyriyle tipik bir benzerlik göstermektedir.
Orhun Yazıtları sıradan birer mezar taşı veya zafer anıtı değildir. Bu metinlerdeki üslup, semavi kitaplardaki “uyarıcı” tonuyla büyük benzerlik gösterir: Tanrı lütfettiği için hakan oldum ifadesindeki Kut, sadece siyasi bir meşruiyet değil, ilahi bir görevlendirme (misyon) olarak okunabilir.
Bilge Kağan’ın halkına hitaben kullandığı Ey Türk Milleti! İşit! nidası, peygamberlerin kavimlerine seslenişindeki üsluba yakındır. Yazıtlarda milletin yaptığı hatalar sonucunda gelen felaketlerin Tanrı’nın gazabı olarak nitelendirilmesi, semavi dinlerdeki sünnetullah kavramıyla paraleldir.
Gök Tanrı İnancı ve Nübüvvet İlişkisi
İslam hukukunda ve kelamında fetret dönemi ve her kavme gönderilen elçi hakikati, ilahi adaletin bir gereği olarak görülür. Türklerin tarih sahnesine çıktıkları geniş coğrafyada, putperestliğin ve çok tanrılı inançların (politeizm) hakim olduğu bir dönemde Tek bir Yaratıcı fikrine sahip olmaları, sosyolojik tesadüfle açıklanamayacak bir durumdur. Gök Tanrı (Tengri) inancında Tanrı; doğmamış, doğurmamış, eşi ve benzeri olmayan, göğün ve yerin mutlak hakimidir. Bu, İhlas Suresi’nde ifadesini bulan Vahdaniyet sıfatıyla birebir örtüşür. Aynı zamanda Türk töresindeki adalet, liyakat ve zulme karşı duruş ilkeleri, peygamberlerin getirdiği temel ahlaki öğretilerle büyük benzerlikler taşır. Bu durum, Türk töresinin kökeninde ilahi bir irşad mı var?” sorusunu bilimsel bir hipotez haline getirir.
Bu Konudaki Kaynaklar
Tanyu, Türklerin Gök Tanrı inancının saflığına ve ilahi bir kaynaktan gelmiş olması gerektiğine vurgu yapar: Türklerdeki Tanrı kavramı, Mezopotamya’nın çok tanrılı panteonundan veya komşu kültürlerin putperestliğinden tamamen farklıdır. Gök-Tanrı, eşi ve ortağı olmayan, her şeyi yaratan tek bir kudrettir. Kur’an’ın ‘Her millete bir uyarıcı gönderdik’ hükmü göz önüne alındığında; Türklerin hiçbir dış etki altında kalmadan ulaştıkları bu tek tanrı inancı, ancak eski bir peygamber tebliğinin kalıntısı veya devamı olarak açıklanabilir. (Hikmet Tanyu – Türklerin Dini Tarihçesi)
Turan, özellikle Oğuz Kağan Destanı ile Zülkarneyn kıssası arasındaki benzerlikleri şu mantıkla kurar: Oğuz Han’ın, hayatını tek bir Tanrı inancını yaymak için cihanı fethetmeye adaması, onun bir hakan olmasının ötesinde ‘ilahi bir vazifeli’ olduğunu gösterir. Kur’an’da adı geçen ve kendisine kudret verilerek doğu ile batıyı fetheden Zülkarneyn ile Oğuz Han’ın vasıfları şaşırtıcı bir benzerlik içindedir. Bu durum, Oğuz Han’ın Türklerin hafızasında yaşayan, unutulmuş bir peygamber veya o peygamberin hatırası olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. (Osman Turan – Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi)
Kafesoğlu, Orhun Yazıtları’ndaki ifadelerin sıradan bir siyasi metin olmadığını, “tebliğ” dili taşıdığını savunur: Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında ‘Tanrı buyurduğu için, kutum olduğu için hakan oldum’ ifadesi, gücün kaynağının tamamen ilahi olduğunu belirtir. Buradaki Tanrı, beşeri bir varlık değil, kâinatın tek hâkimidir. Türklerin bu yüksek ahlaki ve hukuki seviyeye kendiliğinden ulaşmış olması tarihsel gelişim yasalarına aykırıdır; bu ancak bir peygamber irşadı ile temeli atılmış bir zihniyetin tezahürü olabilir. (İbrahim Kafesoğlu – Türk Milli Kültürü)
Özetle: Resmen Türk Peygamber şudur diyebileceğimiz bir isim tarihsel belgelerle (vahiyle sabitlenmiş şekilde) kanıtlanmış değildir; ancak dini olarak bir peygamberin gelmiş olması gerektiği fikri ve Oğuz Kağan gibi figürlerin bu kimliğe büründürülmesi bu konudaki güçlü ipuçlarıdır.



