Yıkılan, tahrip edilen ve ordusu imha edilmiş bir devletin geride kalan bireyleri için hayatın devam ettirilmesi her zaman güç bir hâl almıştır. Günümüzdeki Rusya-Ukrayna savaşı bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermektedir: Mülteci konumuna düşen bazı kadınlar, hayatta kalabilmek uğruna namuslarını satmak zorunda kalmaktadır. Tarih boyunca, 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında benzer acılar yaşanmış, bazı kaynaklar insanların açlık ve yokluk nedeniyle kendi bebeklerini dahi kayıtsızca terk etmek zorunda kaldığını aktarmaktadır. Savaşın akıbeti, özellikle eski devirlerde, son derece zorlu ve çaresizdir.
İşte bu nedenle İslam, köle ve cariye hukukunu tamamen kaldırmamış; aksine devam ettirmiş, fakat bunu insani sınırlar ve adalet çerçevesinde yapmıştır. Kölelere belirli haklar tanımış, işlenen bazı günahların kefareti olarak onları azat etme yollarını göstermiştir. Aklen bakıldığında, köle ve cariye hukuku, geride kalan insanları başıboş bırakmaktan çok daha merhametli ve düzenli bir çözüm olarak görünmektedir.
Buna rağmen köle ve cariye hukuku bir azimet değil, ruhsattır; her savaşın ardından esirlere uygulanmamıştır. Bazı durumlarda esirler serbest bırakılmış, bazı durumlarda köle hukuku devreye girmiştir. Örneğin, Resulullah Aleyhisselam Huneyn Savaşı’nda esirleri hem Müslüman olmaları için serbest bırakmış hem de onlara yüklü miktarda pay vermiştir; sahih rivayetlerde bir kişiye yüz deve verildiği bile aktarılmaktadır.
Tarihe bakıldığında, zevk için köle asan Romalılar, kölelerini hayvan olarak gören diğer devletler veya Batı dünyasının köleleri hayvandan aşağı bir sınıfa dahil eden karanlık yüzü ile İslamiyet’in kölelere tanıdığı haklar arasındaki fark açıktır. Öyle ki, Kudüs’e girerken deveye binme sırası köleye gelmiş, köle binmek istememiş, Hz. Ömer onu zorla deveyi bindirmiştir. Halk ilk başta Hz. Ömer’i köle, köleyi de Hz. Ömer sanmıştır.
Resulullah Aleyhisselam, kölelere karşı adaletli olmayı emretmiş ve onları azat etmeyi teşvik etmiştir:
–“Kim mümin bir köleyi azat ederse, o kölenin her organına karşılık Allah da onun bir organını cehennemden azat eder.” (Müslim, Itk, 21)
–“Köleleriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elinizin altına vermiştir. Kimin kardeşi eli altındaysa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güç yetiremeyecekleri işler yüklemeyin; eğer yüklerseniz yardım edin.” (Sahih-i Buhari, Edeb 44; Sahih Muslim, Eyman 38)
–“Her kim kölesini tokatlar veya döverse, bunun kefareti onu azad etmesidir.” (Sahih Muslim, Eyman 30)
İslam hukuku, köle ve cariye meselesini sadece bir pratik çözüm olarak değil, aynı zamanda toplumsal dengeyi ve insan onurunu koruyacak bir düzenleme olarak görmüştür. Savaş ve felaket dönemlerinde insanlar hayatta kalmak için çaresiz kalırken, İslam bu boşluğu doldurmuş ve esirlere bir çatı sağlamıştır. Köleler, sadece iş gücü olarak görülmemiş, onlara yemek, giyecek ve insanca muamele hakkı verilmiş, gerektiğinde serbest bırakılmaları teşvik edilmiştir.
Ayrıca İslam’da köleliğin bir son amaç değil, geçici bir düzenleme olduğunu görmek önemlidir. İnsanların gönüllü olarak köle azat etmeleri, sadaka ve kefaret olarak kabul edilmiştir. Bu da sistemin içinde her zaman özgürlüğe giden bir yol bıraktığını gösterir. Tarih boyunca pek çok Müslüman devlet ve lider, köleleri devlet kademelerinde önemli görevlerde görevlendirmiş, bazen onları vezirliğe kadar yükseltmiştir. Böylece kölelik statüsü, sabit bir sosyal sınıf yaratmak yerine toplumsal bütünleşmeyi desteklemiştir.
Bugün Batı dünyası köleliği yalnızca insanlık suçu olarak hatırlarken, İslam dünyası bu kurumun insana ve topluma sağladığı düzenleyici, koruyucu rolü de göz ardı etmemiştir. Öyle ki, köle ve cariyelerin hakları, sadece dinî emirlerle değil, peygamberin örnek uygulamalarıyla da güvence altına alınmıştır. Bu açıdan bakıldığında, kölelik meselesi, adaletsizlik ve zulüm bağlamında değil, merhamet ve düzen bağlamında değerlendirilmelidir.
İslam’da kölelik, Batılı araştırmacılar tarafından da incelenmiş ve İslam’ın adaleti takdir edilmiştir:
–Stanford J. Shaw, Osmanlı’da kölelerin önemli bir kısmının askerî ve idarî eğitimden geçirilerek devlet yapısına entegre olduğunu, devşirme sistemi içinde yüksek mevkilere kadar yükselebildiklerini belirtir. (History of the Ottoman Empire and Modern Turkey)
–Bernard Lewis, Osmanlı ve genel olarak İslam dünyasındaki kölelik sisteminin Atlantik köle ticaretinden farklı olduğunu vurgular; özellikle ırk temelli kalıcı bir aşağı sınıf oluşturmadığını, kölelerin devlet kademelerinde yükselebildiğini ifade eder. (Race and Slavery in the Middle East)
Sonuç olarak, İslam’da köle ve cariye hukuku bir merhamet sistemi olarak anlaşılmalıdır. Tarihin karanlık dönemlerinde çaresiz kalan insanlara güvence sağlayan, onlara hak ve koruma sunan bu düzenleme, sadece geçmişin değil, bugünün ve geleceğin de etik ve ahlaki değerlendirmelerinde düşünülmesi gereken bir örnektir.



