Fussilet 53: Âfâk ve Enfüste Allah’ın Âyetleri
سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ ۗ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
“Onlara ufuklarda (âfâk) ve kendi nefislerinde (enfüs) âyetlerimizi göstereceğiz; sonunda onun hak olduğu kendilerine apaçık belli olacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet, 53)
Bu âyette dikkat çeken iki önemli ifade vardır: âfâk ve enfüs.
Âfâk, “ufuklar, dış âlem, çevre” anlamlarına gelir. Bu açıdan âyete; Allah’ın insanlara kâinatta, dış âlemde, yerde ve gökte sayısız deliller göstereceği şeklinde bir anlam verilebilir.
Enfüs ise “kendi nefisleri, kendileri” anlamlarını ihtiva eder. Bu ifade, insanın kendi varlığında ve yaratılışında bulunan delillere işaret etmektedir. İnsanın biyolojik yapısı, ruhu ve bedenindeki mükemmel sistemler buna örnek olarak verilebilir.
Günümüzde insanın kendi varlığı üzerinde yaptığı keşifler bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. DNA, insan beyni, gözlerimiz, sinir sistemimiz, hormonlar ve vücudumuzdaki daha birçok yapı, son derece hassas ve düzenli bir sistem içerisinde çalışmaktadır.
Aynı şekilde âfâk, yani dış âlem açısından da insanlığın elde ettiği bilgiler her geçen gün artmaktadır.
Teleskobun icadı ve geliştirilmesiyle birlikte gökyüzü daha ayrıntılı bir şekilde incelenmeye başlanmış; gezegenler, galaksiler, nebulalar, Güneş Sistemi ve onun yapısı hakkında daha önce bilinmeyen pek çok bilgi ortaya çıkarılmıştır.
Mikroskobun icadı ve gelişmesiyle ise insan, kendi gözünün göremediği âlemleri inceleme imkânı bulmuştur. Hücre, DNA, dolaşım, boşaltım ve sindirim sistemleri; hormonlar, elementler, mineraller ve bunların vücuttaki görevleri hakkında çok daha ayrıntılı bilgiler elde edilmiştir.
Bütün bu keşifler yalnızca yeni bilgilerin ortaya çıkmasını sağlamamış; aynı zamanda canlıların ve kâinatın ne kadar düzenli, ölçülü ve hikmetli bir yapıya sahip olduğunu da gözler önüne sermiştir.
Bu açıdan Fussilet 53. âyetin işaret ettiği “âfâk” ve “enfüs” kavramları, günümüzde yapılan bilimsel araştırmalarla birlikte insanın önünde daha geniş bir şekilde görülebilmektedir.
İnsan bir taraftan teleskoplarla kâinatın uçsuz bucaksızlığını, diğer taraftan mikroskoplarla kendi bedenindeki muazzam düzeni keşfetmektedir.
Böylece insan, hem dış dünyada hem de kendi varlığında Allah’ın kudretine ve hikmetine işaret eden sayısız delille karşılaşmaktadır.
Kâinata baktığımızda âfâkî âyetleri delilleri, kendi varlığımıza baktığımızda ise enfüsî âyetleri delilleri görürüz.
Büyük müfessirlerden Fahreddin er-Razi bu ayeti Mefatihul Gayb isimli eserinde şu şekilde açıklamıştır: Cenâb-ı Hakk’ın, “Gerek âfâkda, gerekse kendi nefislerindeki âyetlerimizi onlara göstereceğiz…” âyetinin tefsiri hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:
Birinci Görüş: “Âfâktaki âyetler” ile, felekin, yıldızların, gece-gündüzün, ışıkların, saptırmanın, karanlıkların, “anasır-ı erbaa – dört unsur”un ve “üç kaynak”ın (mevâlid-i selâse), âyet olmaları kastedilmiştir. Ki, Cenâb-ı Hak, bunlara, Kur’ân’da çokça yer vermiştir. “Gerekse kendi öz benliklerinde” ifadesinden de, “yavruların, ceninlerin, ana rahminin karanlıkları içerisinde nasıl oluştuklarından ve o enteresan uzuvların ve akıl almaz terkiblerinin nasıl meydana geldiklerinden çıkarılan deliller kastedilmiştir. Ki bu, Cenâb-ı Hakk’ın tıpkı, “Kendi nefislerinizde dahi (nice âyetler var). (Bunları) görmüyor musunuz?” (Zâriyât, 21) âyetindeki mânâ gibidir. Yani, “Biz onlara, kalblerindeki o şüpheleri giderip, böylece kadir, hakîm, alîm ve ortaklardan, eşlerden ve benzerlerden münezzeh bir ilâhın varlığına dair, o kalblerde kesin bir inanç, bir hüküm meydana gelinceye değin, bu delilleri defalarca gösterdik” demelidir.
İmdi eğer: “Bu izah zayıftır. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ın, “göstereceğiz” ifadesi, onları, şu ana kadar bu âyetlere muttali kılmadığını, bundan sonra, onları bu âyetlere muttali kılacağını gerektirir. Halbuki Cenâb-ı Hak, gerek ulvî âlemde, gerekse süflî âlemde var olan âyetlere, onları, daha önce muttali kılmıştır. Binâenaleyh böylece, bu ifadeyi biraz önce geçen o mânâya hamletmenin imkânsız olduğu sabit olmuş olur” denilirse, biz deriz ki: Bu kimseler her ne kadar bu şeyleri görmüşlerse de, ancak ne var ki Cenâb-ı Hakk’ın varlıklara yerleştirdiği akılları hayrette bırakacak durumlar sonsuzdur. O hâlde bu demektir ki, Cenâb-ı Hak, onları bu tür enteresan durumlara, zaman zaman muttali kılmaktadır. Bunu, şöyle bir misâlle açıklayabiliriz: Herkes, gözü ile insanın bünyesini görüp müşahede etmektedir. Ancak ne var ki, Allah’ın, bu bedenin terkibine yerleştirdiği enteresanlıklar pek çoktur. İnsanların pek çoğu bunları bilemez. Bunlardan birisine muttali olan kimse de, her ne zaman bu konudaki tefekkürünü arttırırsa, onun, bu akıl almaz ilginç şeylere vukûfiyeti de o nisbette artar. Binâenaleyh, yaptığımız bu izahla, Cenâb-ı Hakk’ın, “Gerek âfâkda, gerekse kendi nefislerindeki âyetlerimizi yakında onlara göstereceğiz…” ifadesinin yerinde olmuş olduğu anlaşılmış olur.



