Din; Modern Çağdaki En Büyük İhtiyaçtır

Sual: Din modern çagda bir ihtiyaç mıdır?
Cevap: Sadece ihtiyaç değil aynı zamanda gereklilik, zorunluluk, kalbin ve ruhun gıdası, toplumun ihyası, zorlukların anahtarı, musibetlerin kalkanı, tutunulacak kapıdır…

Dinin modern çağdaki yerini ve insan ruhundaki izdüşümlerini, sosyolojik ve psikolojik katmanlarıyla ele aldığımızda; inancın insan varlığı için sarsılmaz bir gereklilik olduğu aşikârdır. Modern bilim, evrenin işleyişini muazzam bir hassasiyetle tasvir etse de bilimin dili esasen niceliktir, nitelik değil. Bir hücrenin bölünme safhalarını bilmek, o hücreden müteşekkil olan insanın “Neden buradayım?” sorusuna derman olmaz. Evrenin var oluş sancısını veya yıldızların kimyasal yapısını açıklayan formüller, “Niçin yaratıldım?” sorusu karşısında derin bir sükûta gömülür. DNA’nın sarmallarını çözen zekâ, “Hayatın anlamı nedir?” sualiyle karşılaştığında sessizliğe bürünür. Modern dünyanın cevapsız bıraktığı bu varoluşsal boşluk, ancak vahyin ışığıyla aydınlanabilir.

Din, bireye modernitenin sırtına yüklediği o ağır “fırlatılmışlık” hissinden kurtulma imkânı tanır. Evrenin soğuk, ruhsuz ve tesadüfi bir mekanizma değil; aksine ilahi bir amaç ve estetik bir tasarımın mahsulü olduğu inancı, modern insanın en büyük kâbusu olan “hiçlik” uçurumuna karşı en güçlü kalkandır. İnsanın içindeki o durdurulamaz sonsuzluk iştiyakı, teknolojik terakkilerle açıklanabilecek bir durum değildir. Bu dinmeyen arzu ve ebediyet tutkusu, insanın aslında bu fani dünya için değil, ebedi bir alem için halk edildiğinin en bariz nişanesidir.

Her canlının kaderinde merkezî bir yer tutan ölüm ve ötesini, en kuşatıcı ve teselli edici biçimde yine din açıklar. İnanç, ölümü karanlık bir son değil, daha latif bir aleme geçiş kapısı olarak tanımlayarak, modern insanın bu mutlak gerçek karşısındaki çaresizliğini ulvi bir teselliye dönüştürür. İster kabullenelim ister kaçalım, ölüm bir gün kapımızı çalacaktır; bu kaçınılmaz gerçeği insan için anlamlı kılan karanlık ve soğuk mezarı aydınlık bir bahçeye, güzel bir bekleme salonuna çeviren yegâne kuvvet dindir.

Bireyselleşmenin doruğa ulaştığı, kalabalıklar içinde yalnızlaşan ruhların çoğaldığı ve maddi imkânların her türlüsüne erişimin mümkün olduğu modern yaşamda; din, kişiyi mekanik bir robot değil, toplumun organik ve ruhsal bir cüzü olarak kabul eder. Her türlü meşakkat ve sarsıntı anında, din kardeşliğinin sunduğu samimi dayanışma, bireyin sorunların üstesinden gelmesini sağlayan manevi bir ağ örer. Modern dünya insanı sadece “tüketim kimliği” üzerinden tanımlayıp metalaştırırken; din, onu bir “kardeşlik” veya “ümmet” çatısı altında, hiçbir maddi karşılık beklemeksizin kucaklayan sosyal bir iklime yerleştirir. Mümin, bir başka kardeşinin başına gelen musibeti kendi acısı sayar, ona eliyle uzanır, eli yetmezse diliyle veya kalbiyle dualarında yer verir. Bu şuur, tüm inananları ortak bir dua ve yardımlaşma halkasında birleştirir.

Aynı anda semaya yükselen dualar, omuz omuza kılınan namazlar, hac mevsiminde onlarca farklı milletin aynı potada erimesi ve paylaşılan mütevazı sofralar, toplumsal çözülmeyi durduran manevi bir tutkal vazifesi görür. Sosyolog Durkheim’ın kolektif coşku olarak adlandırdığı bu durum, bireyin kendi dar sınırlarını aşarak devasa bir bütünün parçası olduğunu hissetmesini sağlar. Bu duygu, kişinin kimliğine derin bir mana yüklerken, hayatını daha vakur ve ciddiyetle idame ettirmesine vesile olur.

Post-modern çağda değerlerin akışkan hale gelmesi ve her şey mübah anlayışının yayılması, sarsılmaz bir ahlaki pusulaya olan ihtiyacı kaçınılmaz kılmıştır. Doğru ve yanlış algısının kişisel heva ve heveslere göre değiştiği bir vasatta din, sunduğu köklü kural yapısıyla kişinin savrulan değerlerine bir otorite ve omurga kazandırır. Beşerî yasalar zamanla eskiyebilir, tartışılabilir veya delinebilir; çünkü insanın kanunu da insana benzer; doğar, yaşlanır ve ölür. Ancak ilahi bir temele istinat eden ahlak yasaları, ferde sarsılmaz bir mihenk taşı sunar. Özellikle değerler erozyonunun yaşandığı kriz dönemlerinde bu ilahi yasalar, toplumlar için hayati bir denge aracıdır; her şeyin altüst olduğu anlarda bireyin bocalamasını engeller, ona sahih ve uygulanabilir bir yol haritası çizer.

Dünyevi otoritelerin ötesinde, vicdani ve ilahi bir makama karşı duyulan sorumluluk bilinci, bireyin etik davranışları içselleştirmesini sağlar. Eğer bir ruhta yaratıcı korkusu veya din olgusu yer etmemişse, sorumluluk bilinci asgari düzeye iner. Bu azalmış sorumluluk duygusu topluma sirayet ettiğinde, manevi değerlerin yerini hızla ahlaki yozlaşma alır ki günümüz dünyası bu acı tabloya şahittir. Bu karanlık manzarayı aydınlığa kavuşturacak tek güç, manevi değerlerin ve dinin ihyasıdır.

Yapılan araştırmalar, inançsız bireylerin inananlara oranla intihara daha eğilimli olduğunu ortaya koymaktadır. Zira hayatın getirdiği irili ufaklı fırtınalarda tutunacak bir dalı olmayan insanın psikolojik dünyası harabeye dönebilir. Din ise her kederin bir sonu olduğunu, daha güzel bir alemin varlığını ve çekilen zahmetlerin ahirette rahmet ve mükafat olarak döneceğini telkin eder. Bu bakış açısı, kişiyi olumlu bir ruh haline sokarak zorluklara göğüs germe mukavemeti kazandırır.

Modern hayatın dayattığı aşırı performans baskısı ve başarı odaklı yaşam biçimi, insanları tükenmişlik (burnout) sendromuna sürüklemektedir. Din, tevekkül kavramı üzerinden ferde her şeyin kendi kontrolünde olmadığını hatırlatarak, omuzlarındaki ağır yükü hafifletir. Tevekkül eden ruh, sonsuz bir gücün himayesinde olduğunu hissederek yaşadığı çöküşleri en az hasarla atlatır. İnanan ya da inanmayan her insanın musibetle karşılaşması kaçınılmaz bir gerçektir; ancak tevekkül tam bu noktada devreye girerek psikolojik yıpranmayı en aza indirger.

Düzenli ibadet ve sürekli edilen dualar, nörobilimsel açıdan da beynin stres tepkilerini dindiren ve odaklanmayı artıran manevi bir sığınaktır. Bu ibadetler kişiye, “Beni işiten biri var, dayandığım sonsuz bir kuvvet var; bu dertleri veren dermanını da verecektir,” düşüncesini aşılar. Modernitenin tarihsiz ve köksüz bıraktığı insan, dini gelenekler vasıtasıyla binlerce yıllık bir zincirin halkası olduğunu hatırlar; bu, hem kültürel bir hafıza tazeleme hem de aidiyet hissini perçinleme sürecidir.

Teknoloji ilerledikçe stres, yalnızlık ve kaygının da aynı nispette artması, modernitenin bize bir eliyle konfor sunarken diğer eliyle huzurumuzu çaldığını gösterir. Maddi olarak yükselirken manevi bir çöküş yaşamaktayız. İnsan fıtratı gereği acizdir; hastalık, ölüm, felaket ve borç gibi ağır imtihanlar karşısında yoğun bir anlam arayışına girer. Hiçbir teknolojik aygıt, ruhun yaşadığı o derin harbi dindirmeye yetmez; ancak inanç, ümit verir, sabrı öğretir ve acıya ulvi bir anlam katarak kişiyi düştüğü yerden kaldırır.

Netice itibarıyla, modern çağın insanı daha konforlu yaşasa da daha huzurlu olduğu tartışmalıdır. Bilim ve teknoloji insan ruhunu doyurmaya kafi gelmez; maneviyattan yoksun bir tatmin arayışı, tuzlu su içmeye benzer; içtikçe susuzluk artar, ruh daha da zayıflar. Örneğin psikiyatr Viktor Frankl, Nazi kamplarında yaşadığı tecrübelerden sonra şu sonuca varmıştır: “İnsan, anlam bulduğu sürece en zor şartlara bile dayanabilir.” Din, modern çağda geçmişin bir kalıntısı değil; aksine modernitenin açtığı anlam boşluklarını kapatan, toplumsal kopuklukları onaran ve psikolojik gerilimleri dindiren aktif bir şifa mekanizmasıdır. İnsan, akıl kadar duygu ve ruh sahibi bir varlık olduğu müddetçe, bu üç alanın kesişim noktası olan din, temel bir dayanak olarak varlığını sonuna kadar sürdürecektir.

Paylaş