“Bu hayatı anlamlı kılan, ebedî hayatın varlığıdır.”
İnsan hayatı kısa bir yolculuğa benzer. Bir sabah başlayan ve akşam sona eren bir gün gibi… Doğumla başlayan bu yolculuk, ölüm denilen kapıya doğru ilerler. Eğer insanın bütün varlığı bu kısa dünya hayatıyla sınırlı olsaydı, yaşanan acıların, yapılan fedakârlıkların, uğruna mücadele edilen değerlerin çoğu anlamsız kalırdı. İşte bu noktada ebedî hayat inancı, insan hayatına derin bir anlam ve yön kazandırır.
Bir düşünelim: Bir öğrenci yıllarca ders çalışır, uykusuz geceler geçirir, sınavlara hazırlanır. Eğer sonunda hiçbir diploma, hiçbir başarı, hiçbir sonuç olmayacak olsaydı bu çabanın anlamı kalır mıydı? Kesinlikle hayır. Çünkü insan, emeğinin karşılığını göreceğini bildiği için sabreder ve çalışır. Aynı şekilde dünya hayatı da ahiret denilen büyük sonuca hazırlık yapılan bir okul gibidir. Ebedî hayatın varlığı, bu dünyadaki çabaların, sabrın ve fedakârlıkların boşa gitmediğini gösterir.
Dünyada çoğu zaman tam bir adalet gerçekleşmez. Nice zalimler rahat bir hayat sürerken, nice mazlumlar acı çeker. Eğer ölüm her şeyin sonu olsaydı, bu durum insanın vicdanını derinden yaralardı. Fakat ebedî hayat inancı bize şunu söyler: Hiçbir iyilik karşılıksız kalmayacak, hiçbir zulüm de cezasız bırakılmayacaktır. İşte bu düşünce, dünyadaki adalet arayışını anlamlı kılar.
Ömer bin Abdülaziz, Fatih Sultan Mehmet gibi adil liderlerin yanında Caligula, Nero, Commodus ve Domitian gibi zalim liderler de mevcut. Eğer ebedi hayat olmasaydı adil ve zalimler eşitlenirdi. Vicdan ve fıtrat sahibi hiçbir insan bunu kabul etmez. Bu fıtrat delili de gösteriyor ki ebedi bir hayat ve o hayatta ceza ve mükafat mevcuttur.
Bir bahçıvan düşünelim. Bahar geldiğinde toprağı kazar, tohum eker, fidan diker. Aylarca sabırla bekler. Eğer toprağın altında filizlenme ve büyüme olmayacağını bilseydi, hiç kimse bahçe kurmak için emek vermezdi. Dünya hayatı da tıpkı bu bahçeye benzer. İnsan burada iyilik tohumları eker, sabır ve merhametle onları büyütür. Ebedî hayat ise bu tohumların gerçek meyve verdiği yerdir.
Bir başka açıdan bakarsak, insanın kalbindeki sonsuzluk arzusu da bu gerçeğe işaret eder. İnsan sadece birkaç yıl yaşamakla yetinmek istemez. Hep daha uzun yaşamak, sevdikleriyle hiç ayrılmamak ister. İnsan kalbinde bulunan bu sonsuzluk özlemi, sanki ebedî bir yurdun hatırası gibidir. Çünkü sınırlı bir hayat için yaratılmış bir varlıkta bu kadar güçlü bir sonsuzluk isteğinin bulunması oldukça dikkat çekicidir.
Mesela birisi sevdiği bir insanı kaybettiğinde içten içe şöyle düşünür: “Keşke bir gün tekrar buluşsak.” Bu duygu, insanın ruhunda derin bir şekilde yer alır. Eğer varlık tamamen yok oluşla sonuçlanıyor olsaydı, bu özlem anlamsız bir hayal olurdu. Oysa ebedî hayat inancı, ayrılıkların aslında geçici olduğunu, bir gün yeniden buluşmanın mümkün olabileceğini söyler.
Ayrıca ebedî hayat düşüncesi, insanın ahlâkını da güzelleştirir. Bir insan yaptığı iyiliğin karşılığını sadece dünyada bekliyorsa, çoğu zaman çıkarına göre davranabilir. Fakat yaptığı her iyiliğin sonsuz bir karşılığı olacağını bilen kişi, gizli de olsa iyilik yapmaya devam eder. Kimsenin görmediği yerde bile dürüst olur. Çünkü bilir ki asıl hesap ve gerçek karşılık ebedî hayatta verilecektir.
Bir yolcu düşünelim. Uzun bir yolculuğa çıkmıştır fakat konakladığı hanın geçici olduğunu bilir. Bu yüzden bütün servetini oraya harcamaz. Asıl kalıcı olan memleketine dönmeyi düşünür. Dünya hayatı da böyle bir konaklama yeridir. İnsan burada yaşar, çalışır, sevinir ve üzülür; fakat kalıcı yurdunun ebedî hayat olduğunu bildiğinde bu dünya hayatına daha dengeli bakar.
Eğer ebedî hayat olmasaydı, hayatın büyük bölümü tesadüfler ve anlamsız mücadelelerden ibaret görünürdü. Fakat ebedî hayatın varlığı, insanın yaşadığı her anı anlamlı kılar. Yapılan küçük bir iyilik bile büyük bir anlam kazanır. Bir yetimin başını okşamak, bir insana yardım etmek, bir haksızlığa karşı çıkmak… Bunların hepsi ebedî hayatta karşılık bulacak değerli ameller haline gelir.
Sonuç olarak insan hayatının gerçek anlamı, onun sadece birkaç on yıllık dünya hayatıyla sınırlı olmamasında yatar. Dünya, ebedî hayatın başlangıcına açılan bir kapı gibidir. Burada yapılan her davranış, o sonsuz hayatın bir hazırlığıdır. Bu yüzden ebedî hayat inancı, insanın hem umutla yaşamasını sağlar hem de hayatına derin bir anlam kazandırır.
İşte bu nedenle denilebilir ki: Bu hayatı gerçekten anlamlı kılan şey, onun ebedî bir hayatın başlangıcı olmasıdır. Çünkü sonsuzlukla bağlantısı olmayan bir hayat, kısa bir rüya gibi gelip geçer; fakat ebediyete açılan bir hayat, her anıyla değerli ve anlamlı olur.
Eğer ebedi hayat olmasa idi alim ile cahil, adil ile zalim, cömert ile cimri, güzel ahlaklı ile ahlaksız, iyi ile kötü arasında hiçbir fark kalmayacaktı. İyi ve güzel olanlar anlamını yitirecek kötü ve çirkin şeylerle eşitlenecekti.



