Sual: Çocukların engelli doğması ya da, bazılarının doğumdan ölüme kadar ağır hastalıklara düçar olması Allah’ın sonsuz rahmet ve merhametine zıt değil midir?
Cevap: Her şey zıddıyla kaimdir (anlam kazanır). Soğuğun değeri sıcakta anlaşıldığı gibi, sağlığın kıymeti de ancak hastalıkta idrak edilir. Kışın bir bardak soğuk su insan için hiçbir şey ifade etmezken, yazın en hararetli anında hayat kurtarıcı bir nitelik taşır. Aynı şekilde sağlıklı bir birey, sıhhatliyken bu durumu çok basit, hatta sıradan bir olgu gibi görür. Ancak bir hastalığa müptela olduğunda sağlığın kıymetini anlar; hatta daha önce hiç önemsemediği bir nefes alıp vermenin bile aslında ne kadar büyük bir nimet olduğunun farkına varır.
Küçük çocukların hastalıkla boğuşması meselesine gelince; onların durumu hem bu genel kaideye bağlıdır hem de dinimiz açısından fazladan birkaç derin hikmet ihtiva etmektedir:
Öncelikle o masum çocukların bu durumda olması kendi suçları değil, kendilerinden önceki ebeveynlerinin ve onların da soyundan geldikleri geçmiş nesillerin ihmalkarlıklarının bir sonucudur. Evrendeki sebep-sonuç ilişkisinin (sünnetullah) bir gereği olarak; ebeveynler kendi sağlıklarına dikkat etmeyerek, zararlı maddeler tüketerek veya çevresel faktörleri bozarak kendi DNA’larına zarar vermiş ve bu biyolojik tahribatı sonraki nesillere aktarmışlardır. Neticede bu olumsuz miras, o masum çocukta bir hastalık olarak tezahür etmiştir. Dolayısıyla faturayı yaratıcıya değil, insanın kendi cüretine kesmek gerekir.
Bu durum o çocuğa dünya hayatında büyük bir külfet ve acı gibi görünse de aslında onun ahireti için ebedi bir kurtuluş vesilesidir. Kısıtlı ve sınırlı bir dünya hayatında yaşanan bu elim hadiseler, ebedi alemde yerini sonsuz bir mutluluğa bırakacaktır. O çocuğa ahirette, “Dünyada rahat edip burada meşakkat çekmeyi mi, yoksa dünyada meşakkat çekip burada sonsuz bir saadete ermeyi mi isterdin?” diye sorulsa, hiç şüphesiz ahiretteki o muazzam makamı ve huzuru tercih edecektir.
Bu zorlu süreç, anne ve babanın kendi ciğerparelerine şefkat ve merhametle muamele etmesi vesilesiyle günahlarının dökülmesini sağlar ve onları ahiret saadetine ulaştırır. İslam tarihine dikkat edilirse, yeryüzündeki en büyük acıları ve ağır imtihanları peygamberler çekmiş, fakat hiçbir durumda hallerinden şikayetçi olmamışlardır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Belaların en büyüğü peygamberlere, sonra evliyaya (Allah dostlarına), sonra ise derecesine göre diğer has kullara gelir.” (Tirmizi, Zühd 57; Ahmed b. Hanbel, I/172)
Ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Sizin hayır sandığınız şeyde bir şer, şer sandığınız şeyde de bir hayır vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216) Bizler sınırlı akıl ve algımızla gerçekleşen olayların hakiki manada arka yüzünü, yani perde arkasını göremeyiz. Dolayısıyla dış görünüşü (zahiri) itibarıyla bize şer gibi görünen bu durum, belki de o çocuk ve ailesi için hem bu dünyada sabrı öğrenmek hem de ahirette en yüksek mertebelere ulaşmak adına büyük bir saadetin kapısıdır. Şüphesiz her şeyi hakkıyla ve bütün boyutlarıyla bilen yalnızca Allah’tır.



