Suizan, Hüsnü Zan ve İnsanın İç Dünyasının Dışa Yansıması (Projeksiyon)

İslam ahlakında insanların birbirleri hakkında besledikleri düşünceler büyük bir önem taşır. Bu noktada iki temel kavram öne çıkar: hüsnü zan ve suizan. Hüsnü zan, bir kimse hakkında iyi niyetli düşünmek, söz ve davranışlarını mümkün olduğu ölçüde hayra yormaktır. Suizan ise yeterli bir delile dayanmadan insanlar hakkında kötü zan beslemek, olumsuz yorumlarda bulunmak ve kalpte şüphe taşımaktır. Müminin kalbini temiz tutması, toplumda güven ve kardeşliği güçlendirmesi için hüsnü zan esas kabul edilmiş; suizan ise kalbi kirleten ve sosyal bağları zedeleyen bir davranış olarak görülmüştür.

Kur’ân-ı Kerîm’de müminlere açık bir şekilde şu uyarı yapılmıştır: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır…” (Hucurât, 12).

Bu ilahi ikaz, özellikle delile dayanmayan kötü düşüncelerin insanı günaha sürükleyebileceğini göstermektedir. Zira bir kimsenin niyetini tam olarak bilmek mümkün değildir; dışarıdan görülen bir davranış, çoğu zaman farklı sebeplerin sonucu olabilir. Bu nedenle dinimiz, müminin kardeşinin söz ve davranışını mümkün olduğu kadar iyiye yormasını, kalbini gereksiz şüphe ve vesveseden korumasını öğütlemiştir.

İşte bu noktada, su-i zana benzer bir psikolojik mekanizma karşımıza çıkar: yansıtma (projeksiyon). Psikolojide yansıtma, kişinin kendi içinde hoşlanmadığı, toplum tarafından kabul edilmeyen veya rahatsız edici bulduğu duygu ve özellikleri başkalarına yüklemesi anlamına gelir. Kısacası insanın, kendisinde var olan kusur veya zaafları başkasında görmeye başlamasıdır. Bu durum çoğu zaman farkında olmadan gerçekleşir ve kişinin kendini tanımasını zorlaştırır.

Günlük hayatta yansıtmanın pek çok örneğiyle karşılaşmak mümkündür. Kendi içindeki kıskançlık duygusunu fark etmeyen bir kimsenin başkalarını kıskanç olmakla suçlaması; öfkesini kabul edemeyen birinin çevresindeki insanları sürekli öfkeli görmekle itham etmesi, sürekli yalan söyleyen bir kişinin karşısındakini yalancılıkla suçlaması, cahil olan birinin karşısındaki konuştuğu zaman onu cehaletle itham etmesi veya ahlaki zaafları bulunan bir kimsenin başkalarını da aynı kusurlarla itham etmesi bu duruma örnek teşkil eder. Bu örnekler, insanın çoğu zaman başkalarını değil, aslında kendi iç dünyasını yargıladığını gösterir.

Suizan ve yansıtma kavramları farklı alanlara ait olsa da aralarında dikkat çekici bir benzerlik bulunmaktadır. Her iki durum da insanın dış dünyayı anlamak ve yorumlamak istemesinin bir sonucudur. Sosyal psikoloji açısından bakıldığında, kişi çoğu zaman dışarıdaki olayları kendi zihinsel yapısına göre değerlendirir. Bu nedenle önyargı, kalıpyargı ve kendini doğrulayan kehanet gibi eğilimler devreye girer. İnsan başkalarını kötüye yorduğunda ya da kendi içsel çatışmalarını başkalarına yüklediğinde, aslında dış dünyayı kendi iç dünyasının bir aynası hâline getirmiş olur.

Bu iki mekanizma zaman zaman birbirini tetikleyebilir. Kişi kendi içindeki olumsuz duyguları fark edemediğinde, onları başkalarına yansıtır; ardından karşısındaki insanı kötü niyetli zannetmeye başlar. Böylece yansıtma, suizan için bir zemin hazırlar. Öte yandan sürekli olarak insanlara şüpheyle yaklaşan bir kimse de aslında kendi içindeki güvensizlik ve huzursuzluğu dışarıya yansıtıyor olabilir. Bu durum, insanın başkaları hakkında verdiği hükümlerin çoğu zaman kendi iç dünyasının bir yansıması olduğunu gösterir.

Sonuç olarak dinimizin su-i zandan sakındırmasının derin hikmetleri vardır. Psikolojideki yansıtma kavramı ise bu hikmetleri daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Çünkü insan çoğu zaman dış dünyayı olduğu gibi değil, kendi iç dünyasının penceresinden görür. Kalp temiz olursa bakış da temiz olur; iç dünya aydınlık olursa dış dünya da aydınlık görünür. Buna karşılık kalp kirlenirse, insan çevresini de karanlık ve şüpheli görmeye başlar. Bu nedenle gerçek maneviyat ve huzur, başkalarını yargılamadan önce kendi kalbimizi arındırmakla kendi hatalarımızı temizlemekle mümkündür.

Paylaş