Normal bir sömürge pahalıdır, orada kalmak askeri, ekonomik olarak zordur. Âmâ kültürel olarak zihinleri sömürge yaparsanız sizin adınıza adamlarınız bunu çok ucuza yaparlar. Son yüz elli yıldır İslam Âleminde yaşanan tam da budur. (Cemil Meriç)
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batılı güçlerin İslam coğrafyasına yönelik yayılmacı politikaları yalnızca askeri ve ekonomik alanlarla sınırlı kalmamış, aynı zamanda kültürel ve zihinsel alanlarda da etkisini göstermiştir. Klasik sömürgecilik modeli, askeri güç bulundurmayı, idari masrafları ve sürekli kontrol mekanizmalarını gerektirdiğinden oldukça maliyetliydi. Buna karşılık kültürel sömürgecilik, yerel halkın düşünce ve değer sistemlerini dönüştürerek dış gücün çıkarlarını yerli unsurlar eliyle sürdürmesini mümkün kılmıştır.Bu bağlamda son yüz elli yılda İslam dünyasında yaşanan zihinsel dönüşüm, birçok düşünür tarafından “kültürel bağımlılık” veya “zihinsel sömürgecilik” kavramlarıyla açıklanmıştır. Bu süreçte, toplumların kendi kimlik ve değerlerine duyduğu güven zayıflamış; Batı merkezli bilgi ve değer sistemleri üstün ve tek geçerli model olarak sunulmuştur.Klasik sömürgecilik döneminde devletler, işgal ettikleri topraklarda askeri birlikler bulundurmak zorundaydı. Bu durum yüksek maliyetler doğuruyor ve sürekli direniş riskini beraberinde getiriyordu. Ancak 19. yüzyılın sonlarından itibaren sömürgeciliğin yöntemi değişmeye başlamıştır.
Filistinli düşünür Edward Said, “oryantalizm” kavramı üzerinden Batı’nın Doğu toplumlarını zihinsel olarak tanımlayıp kontrol ettiğini savunmuştur. Ona göre Doğu toplumları geri kalmış, irrasyonel ve modernleşmeye muhtaç olarak gösterilmiş; böylece Batı’nın müdahalesi meşrulaştırılmıştır. Benzer şekilde Fransız düşünür Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri kitabında sömürgeciliğin en kalıcı etkisinin zihinsel olduğunu ifade etmiş ve sömürge altındaki toplumların zamanla kendi değerlerini küçümsemeye başladığını belirtmiştir. Bu durum, fiziksel işgal sona erse bile kültürel bağımlılığın devam etmesine yol açmıştır.
Kültürel sömürgeciliğin en etkili araçlarından biri eğitim sistemidir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren birçok İslam ülkesinde Batı tarzı eğitim kurumları açılmış ve bu kurumlarda Batı merkezli tarih, bilim ve kültür anlayışı öğretilmiştir. Örneğin Hindistan’da İngiliz yönetimi sırasında uygulanan eğitim politikası, yerli halkın kendi kültürel mirasını ikinci plana itmiş ve İngilizceyi yönetim ve bilim dili haline getirmiştir. Bu politika, İngiliz yöneticilerin doğrudan yönetim maliyetini azaltmış; yerli bürokratlar aracılığıyla sistemin sürdürülmesini sağlamıştır.
Cezayir, Mısır ve Osmanlı coğrafyasında da benzer süreçler yaşanmıştır. Dil değişimi ve eğitim politikaları, toplumların düşünme biçimini doğrudan etkilemiş ve Batı merkezli modernleşme anlayışını tek seçenek gibi göstermiştir. Bu durum, kültürel özgüvenin zayıflamasına ve kimlik krizlerine yol açmıştır.
Kültürel sömürgecilik, çoğu zaman dış güçlerin doğrudan müdahalesiyle değil, yerli elitlerin aracılığıyla sürdürülür. Bu süreçte, Batı eğitim sisteminden geçen veya Batı değerlerini benimseyen bireyler, kendi toplumlarında modernleşmenin temsilcisi olarak görülür. Ancak bazı düşünürler, bu durumun zamanla içselleştirilmiş sömürgecilik oluşturduğunu savunur. Buna göre toplumun bir kesimi, farkında olmadan dış güçlerin değerlerini savunur ve kendi kültürünü geri kalmış olarak nitelendirir. Böylece sömürgeci güçler, askeri varlık bulundurmadan da etkilerini sürdürebilir. Bu durum, özellikle 20. yüzyılın başlarında bağımsızlığını kazanan birçok İslam ülkesinde görülmüştür. Siyasi bağımsızlık elde edilmesine rağmen ekonomik, kültürel ve düşünsel bağımlılık devam etmiştir. Son iki asır, İslam dünyasında büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Sanayi devrimi sonrasında Batı’nın askeri ve teknolojik üstünlüğü, birçok Müslüman toplumda aşağılık kompleksi oluşturmuş ve Batı’nın her alanda üstün olduğu düşüncesini yaygınlaştırmıştır. Geçmişte Batı’nın her yönüyle İslam aleminden geride olduğu bizlere umutturulmuş ve ortaya bu tablo çıkmıştır.
Bu süreçte üç temel sonuç ortaya çıkmıştır: Kimlik krizi, geleneksel değerlerle modernleşme arasında çatışma yaşanmıştır. Kültürel bağımlılık, batı merkezli yaşam tarzı ve düşünce sistemi yaygınlaşmıştır. Zihinsel pasiflik, toplumların kendi çözüm üretme kapasitesi zayıflamıştır. Bazı İslam düşünürleri bu durumu “zihinsel işgal” olarak tanımlamıştır. Onlara göre gerçek bağımsızlık yalnızca siyasi değil, aynı zamanda kültürel ve düşünsel bağımsızlığı da gerektirir.“Normal bir sömürge pahalıdır… ama zihinleri sömürgeleştirirseniz” ifadesi, modern sömürgeciliğin temel stratejisini özetleyen bir tespittir. Tarihte Romalılar’ın Galyalıları mağlup etme süreci anlatılırken savaşta başarılı olamayınca rakiplerinin dilini değiştirerek onları mağlup ettikleri anlatılır. Bu örnek bile zihinlerin sömürge yapılınca ortaya çıkan sonucu güzel bir şekilde anlatmaktadır.
Tarihsel süreç incelendiğinde, askeri işgalin yerini giderek kültürel ve zihinsel tahakkümün aldığı görülmektedir. Son yüz elli yılda İslam dünyasında yaşanan birçok sosyal ve kültürel değişim, bu perspektiften değerlendirildiğinde yalnızca dış baskıların değil, aynı zamanda zihinsel dönüşümlerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle kalıcı bir bağımsızlık için yalnızca siyasi egemenlik değil, aynı zamanda özümüze dönerek İslâm’ın emrettiği ölçüde ve şekilde fikir, teknoloji, eğitim, adalet gibi konulara çok ciddi eğilmemiz elzemdir.
Sonuç olarak her bireye düşen görev ekonomik temelli olsun, yerli üretim olsun, teknoloji alanında ya da fikir dünyasında olsun farketmez elden geldiğince yabancıların karşısında durmaktır. Örneğin 8.yy 15.yy arası literatürde İslam’ın altın çağı olarak geçmektedir. Batılılara göre bu devir yabancıların bile Müslüman topraklarda yaşamak istediği bir zaman dilimiydi. Aynı şekilde günümüzde de o zamanlara ait maddi manevi güce ulaşmamız gayet olağandır.



