Tarık Suresi’nin 5, 6 ve 7. ayetleri, insanın yaratılış mucizesine ve arkasındaki ilahi tasarıma dikkat çeker. Özellikle 7. ayette geçen “Yaḫrucu min beyni-ṣṣulbi ve-tterâ-ib” (Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar) ifadesi, hem klasik tefsir literatüründe hem de modern dil bilimi ve tıp tarihi çalışmalarında üzerinde en çok durulan, çok katmanlı yorumlara zemin hazırlamış bir beyandır.
Arapça kökenli olan bu iki kelime, klasik sözlüklerde (Lîsânü’l-Arab, Tacü’l-Arus) hem somut anatomik bölgeleri hem de soyut mecazi anlamları barındıran zengin bir semantik yapıya sahiptir.
Sulb (صلب): Kelime anlamı olarak “sert, katı, dayanıklı ve sağlam” demektir. Anatomik bir terim olarak insanın bel kemiğini, omurgasını (columna vertebralis) veya genel olarak sırt bölgesini ifade eder. Klasik Arap kültüründe güç, destek ve dayanıklılık omurgayla özdeşleştirildiğinden, soyun devamlılığını simgelemek amacıyla mecazen nesil, zürriyet veya baba soyu anlamında da sıklıkla kullanılmıştır.
Teraib (ترايب): Teribe kelimesinin çoğuludur. Sözlükte göğüs kafesi, kaburga kemikleri (costae) veya göğsün üst kısmı (özellikle gerdanlık ya da kolye takılan bölge) anlamına gelir. Kadın anatomisine atıfta bulunurken estetik ve zarafet içeren bir bölgeyi tanımlamak için de tercih edilen bir kelimedir.
İslam’ın erken dönemlerinden itibaren müfessirler ve dil bilimciler, bu iki kavramın yan yana kullanılmasının ardındaki hikmeti anlamak için çeşitli yorumlar geliştirmişlerdir. Klasik yorumlar genel olarak birkaç eksende yoğunlaşır.
İbn Abbas, İkrime, Katâde, Said b. Cübeyr ve Dahhak gibi erken dönem müfessirlerin ve sahabe ekolünün ağırlıklı görüşüne göre; ayetteki iki kavram insan üremesindeki iki temel aktörü temsil eder.
Sulb: Erkeğin belini ve dolayısıyla sperm hüceleri üzerindeki etkisini,
Teraib: Kadının göğüs bölgesini ve yumurta/rahim döngüsü ile olan bağını simgeler.
Bu yoruma göre insanın yaratılış özü olan atılan su (mâun dâfik), babanın beli ile annenin göğüs bölgesi arasındaki bir genetik ve biyolojik etkileşimin, bir araya gelişin ürünüdür.
Bazı dil bilimciler ve belagat (hitabet sanatı) uzmanları, bu ifadelerin birebir anatomik noktalardan ziyade, Arap dilinde sıkça rastlanan bir merizm (bütünü, onun iki zıt uç noktasıyla ifade etme sanatı) olduğunu savunurlar. Tıpkı “yer gök”, derken tüm evrenin kastedilmesi gibi; bedenin en arkasındaki (sulb/bel) ve en önündeki (teraib/göğüs) iki ana direk zikredilerek insanın tüm bedeni kastedilmektedir. Yani hayat veren o öz, insanın sadece bir organından değil, tüm bütünselliğinden, biyolojik varlığının tamamından süzülüp gelmektedir.
Fahruddin er-Râzî ve onun görüşünü destekleyen alimler ise bu ifadelerden kastedilenin erkeğin sulb ve kadının teraib bölgelerinde var olan meninin üretilmesini sağlayan sinir damarlarıdır. Tefsiri Kebir’de Tarık Suresi 7. Ayeti için şu ifadeler yer alır: “Meninin oluşmasında en büyük desteği sağlayan şeyin ve buna yardımcı uzuvların en büyüğünün beyin olduğunda şüphe yoktur. Fakat beynin de halifesi (vekili) vardır. Bu da, omurgaların içinde, beyne kadar uzanan sinirlerdir. Bunlar, arka kemiğin (sulb) içinde yer alırlar. Bunun, bedenin başlangıcına doğru uzanan pek çok kolları vardır ki işte bunlar terîbe (teraib)dir. işte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, özellikle bu iki yeri zikretmiştir.”
Modern embriyoloji ve anatomi perspektifi
ve 21. yüzyılda insan embriyolojisi ve anatomisindeki gelişmeler, Tarık Suresi 7. ayetindeki ifadeleri tamamen yeni ve hayranlık uyandırıcı bir tıbbi düzleme taşımıştır. Ayetin işaret ettiği bölge, üreme hücrelerinin bugünkü yerleri değil, biyolojik olarak ilk var edildikleri ve beslendikleri köken noktasıdır.
Tıbbi olarak insan embriyosunun ana rahmindeki gelişim aşamasında (büyüme evresinde), gelecekte sperm ve yumurta üretecek olan üreme organları (gonadlar: testisler ve ovaryumlar) ilk olarak pelvis veya kasık bölgesinde oluşmazlar.
Aksine, embriyonun arka karın duvarında, yani tam olarak bel (sulb) bölgesinde, böbreklerin hemen altında ve göğüs kafesinin alt sınırına (teraib) yakın bir konumda (urogenital çıkıntı olarak) meydana gelirler. Gelişim ilerledikçe (özellikle hamileliğin 7. ayından itibaren), bu organlar yukarıdan aşağıya doğru göç etmeye başlar. Testisler vücut dışındaki torbalara (skrotum), yumurtalıklar ise leğen kemiği boşluğuna (pelvis) iner. Dolayısıyla üreme hücrelerinin fabrikası, tam olarak bel ile kaburga kemikleri arasındaki o bölgede kurulur.
Bir organın biyolojik kökenini gösteren en büyük kanıt, onun kan ihtiyacını karşılayan damarların ve sinirlerin çıkış noktasıdır. Üreme organları aşağıya göç etseler bile, damarları yerlerinde kalır ve onlarla birlikte aşağıya doğru uzar.
Testis ve Ovaryum Arterleri: Bu organları besleyen ana atardamarlar, doğrudan bel omurları hizasındaki (L2-L3 seviyesi) ana aort damarından ayrılır.
Sinir Ağı: Üreme sistemini yöneten sempatik ve parasempatik sinir ağları da yine omurganın bel ve göğüs kafesi birleşim bölgelerinden köken alır. (Fahreddin er-Râzî bu görüştedir)
Sonuç olarak; Tarık Suresi 7. ayetinde geçen sulb ve teraib kelimeleri, klasik dönemde insan üremesindeki kadın ve erkek rollerini ve bedenin bütünselliğini açıklayan harika birer edebi tasvir olarak okunmuştur. Bugünün modern tıp dünyasında ise bu kelimeler, insan soyunu var eden hücrelerin embriyonik kökenine, damar yollarına ve anne karnındaki ilk yaratılış atlasına parmak basan bilimsel birer mucize olarak kabul edilmektedir. Metin, Kur’an’ın hem dilsel zarafetini hem de zamana meydan okuyan evrensel hitabını gözler önüne sermektedir.



