Yahut onların amelleri, derin bir denizdeki karanlıklar gibidir; onu bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga daha vardır, onun üstünde de bulut vardır. Üst üste karanlıklar… İnsan elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Allah kime nur vermezse artık onun için bir nur yoktur. (Nur 40)
Kur’an-ı Kerim’de yer alan Nur Suresi 40. ayet, derin denizlerdeki karanlık ortamı “üst üste karanlıklar” şeklinde tasvir ederken, modern oşinografi biliminin ortaya koyduğu fiziksel gerçeklerle dikkat çekici bir paralellik göstermektedir. Ayette geçen “derin deniz”, “dalga üstüne dalga” ve “bulut” ifadeleri, ışığın atmosferden başlayarak suyun derinliklerine doğru giderek zayıflaması ve nihayet tamamen kaybolması sürecini çok katmanlı bir şekilde betimlemektedir.
Günümüzde bilimsel ölçümler, güneş ışığının su içinde hızla soğurulduğunu ve yaklaşık 1000 metre derinlikten sonra gözle görülebilir ışığın tamamen ortadan kalktığını göstermektedir. Bu derinlikte insanın elini dahi görememesi, ayetteki “elini çıkarsa neredeyse onu göremez” ifadesinin fiziksel bir karşılığının bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Ayetin dikkat çekici bir diğer yönü, “dalga üstüne dalga” ifadesidir. Modern deniz biliminde bu durum, yalnızca yüzeyde oluşan dalgalarla sınırlı değildir; farklı yoğunluktaki su tabakaları arasında meydana gelen ve yüzeyden doğrudan gözlenemeyen “iç dalgalar” (internal waves) adı verilen bir olgu da bulunmaktadır. Bu fenomen ilk kez 20. yüzyılın başlarında sistematik biçimde incelenmiştir. Özellikle Norveçli kâşif Fridtjof Nansen’in 1904 yılında gözlemlediği “ölü su” (dead water) olayı, İsveçli oşinograf Vagn Walfrid Ekman tarafından laboratuvar deneyleriyle açıklanmış ve bu olayın su tabakaları arasındaki iç dalgalardan kaynaklandığı gösterilmiştir. Daha sonraki yıllarda sonar sistemleri ve uydu teknolojileri sayesinde bu iç dalgalar doğrudan ölçülmüş ve haritalanmıştır. Böylece denizlerde birden fazla dalga sisteminin aynı anda bulunabileceği bilimsel olarak kesinleşmiştir.
Ayrıca ayette geçen “bulut” unsuru da ışığın zayıflamasında önemli bir fiziksel faktöre işaret etmektedir. Atmosferdeki bulutlar güneş ışığının bir kısmını yansıtır ve dağıtır; deniz yüzeyindeki dalgalar ışığın yönünü değiştirir; suyun kendisi ise ışığı soğurarak derinlik arttıkça karanlığı artırır. Bu süreç, fiziksel olarak birbirini takip eden enerji kayıpları zinciri şeklinde gerçekleşir. Sonuçta derin deniz ortamı, birden fazla katmanın etkisiyle oluşan yoğun bir karanlık bölgeye dönüşür. Bu durum, ayetteki “üst üste karanlıklar” ifadesinin bilimsel açıdan anlaşılabilir bir tasvir olduğunu göstermektedir.
Akıl ve bilim perspektifinden değerlendirildiğinde, Nur 40. ayetin amacı doğrudan bir fizik teorisi ortaya koymak değil, inkâr ve cehaletin insanı hakikatten uzaklaştıran katmanlı bir karanlık hâline benzetilmesidir. Bununla birlikte ayette kullanılan doğa tasvirinin modern bilimsel verilerle doğrudan uyumlu olması, 7. Yy’da kimsenin bilmediği hakikatleri hem maddi hem manevi anlamları olacak şekilde açıklaması Kuran’ın Allah kelamı olduğuna bir delildir.
Bu nedenle ifade edilebilecek sonuç şudur: Nur 40. ayette Allah’ı Teala’nın inkâr edenlerin manevi halleri için yaptığı betimleme, derin denizlerin ışık yapısı ve dalga dinamikleri hakkında modern oşinografi tarafından doğrulanan fiziksel olgularla uyumlu bir doğa tasviri sunmaktadır.
Sual: 20. Yy’da bulunan bu bilgi geçmiş asırlarda bilinebilir miydi?
Cevap: Hayır çünkü derin deniz dalışı mümkün değildi, basınç dayanımlı ekipman yoktu, deniz altı gözlemi yapılamıyordu ve ileri derece teknolojik aletler mevcut değildi. Bu yüzden ayetteki tasvir gözleme dayalı sıradan bilgi değildir ileri düzey bir teknoloji ve bilimsel gerçekliktir.



