Sual: Hakiki ve tek şeriat hangisidir? Günümüzde kendisini şeriat devleti olarak tanımlayan İran veya İslam adına hareket ettiğini iddia eden IŞİD gibi yapıların uyguladığı sistemlerin gerçekliği nedir?
Cevap: Hakiki, değişmez ve yegâne şeriat; Şeriat-ı Muhammediye’dir (a.s.m.). Allah ve Resulü’nün koyduğu ölçülere, dinin aslına ve ruhuna aykırı olan bütün kurallar, hükümler ve sonradan türetilen ibadet biçimleri bizzat din tarafından reddedilmiştir. Nitekim Allah Resulü (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde bu sınırları kesin olarak çizmiştir:
“Kim bizim bu işimizin (dinimizin) içinde ondan olmayan bir şey ortaya çıkarırsa, o reddedilmiştir.” (Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17)
Bu nebevî ikazdan anlaşılacağı üzere, dinin kanunları, esasları ve temel hükümleri belirlenmiş; beşerî heva ve heveslerin dini tahrif etmesinin önüne geçilmiştir. Ancak bu kesinlik, hakkında açık nass (ayet ve hadis) bulunan sabit konular için geçerlidir. Din, hayatın dinamik yapısını ve zamanın getireceği yenilikleri göz ardı etmemiştir. Hakkında açık bir hüküm bulunmayan, sonradan ortaya çıkan meselelerin çözümü için ise “içtihat” mekanizması açık bırakılmıştır.
İslam fıkhının zamanı aşan dinamizmini anlamak adına, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Muaz bin Cebel’i (r.a.) Yemen’e vali ve kadı olarak gönderirken aralarında geçen şu diyalog muazzam bir delildir:
Resûlullah (s.a.v.) sordu:
— “Sana bir dava geldiğinde nasıl hükmedeceksin?”
Muaz (r.a.) cevap verdi:
— “Allah’ın Kitabı ile hükmedeceğim.”
— “Eğer Allah’ın Kitabı’nda bulamazsan?”
— “Allah Resulü’nün sünneti ile hükmedeceğim.”
— “Eğer Allah Resulü’nün sünnetinde de, Allah’ın Kitabı’nda da bulamazsan?”
Muaz (r.a.) şöyle dedi:
— “Kendi görüşümle içtihat eder, çabalarım ve doğruyu bulma konusunda hiçbir gevşeklik göstermem.”
Bunun üzerine memnuniyetini gizlemeyen Hz. Peygamber, Muaz’ın göğsüne vurarak şöyle buyurdu:
“Allah’ın Resulü’nün elçisini, Allah’ın Resulü’nün razı olduğu şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.” (Ebû Dâvûd, Akdiye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3)
Bu hadis-i şerif, içtihat kurumunun meşruiyetine en büyük dayanaktır. Fakat önemle belirtilmelidir ki, bu selahiyet yalnızca gerekli ilmî donanıma, takvaya ve usul bilgisine sahip ehliyetli âlimler (müctehidler) için geçerlidir. Aksi takdirde dinî meseleler her şahsın kendi keyfine göre yorumlayacağı bir oyuncak haline gelir ki bu da dinin ruhunu zedeler ve toplumsal bir kaosa yol açar.
Günümüzde, yepyeni bir fıkhî mezhep kurma ya da 4 mezhepte hükme bağlanmış herhangi bir uygulamayı değiştirmek anlamındaki “mutlak içtihat” kapısı, o derece ehliyetli âlimlerin yetişmemesi ve usulün kemale ermesi sebebiyle fiilen kapalıdır. Fakat yeni çıkan meselelerde misalen borsa, kripto paralar ve tıp etiği gibi modern çağın getirdiği yeni meseleleri Kitap, Sünnet ve mezhep imamları çerçevesinde çözüme kavuşturmayı hedefleyen meseleci içtihat faaliyeti devam etmektedir.
İçtihat alanının varlığı, İslam düşüncesinde amelî dört hak mezhebin doğmasını sağlamıştır. Bu mezhepler, dinin akaid ve temel esaslarında (usulde) tamamen müttefik olmakla beraber, uygulamaya dair alt detaylarda (füruatta) farklı yorumlar geliştirmişlerdir. Bu durum, Hz. Peygamber’in uygulamalarındaki çeşitliliğin ve dilin zenginliğinin bir neticesidir.
Misal vermek gerekirse, Maide Suresi’nin 6. ayetinde geçen ve abdest alırken başın meshedilmesini emreden “v’emsehû bi-ruûsikum” ibaresindeki “ب” (bâ) harf-i cerri, Arap dilinde üç farklı anlama gelebilmektedir: Ba’ziyyet (bir kısmı), ilsak (bitişmek/yapışmak) ve zaid (pekiştirme).
Bu tek harfin ihtiva ettiği zenginlik sebebiyle mezhep imamları kendi usullerine göre şu farklı hükümlere varmışlardır:
İmam Şâfiî, ilsak manasını esas alarak elin başa değmesini kâfi görmüş ve en az “üç kıl” meshedilmesini şart koşmuştur.
İmam Ebû Hanîfe, ba’ziyyet manasından hareketle başın “dörtte birinin” meshedilmesini farz kabul etmiştir.
İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel ise harfi zaid (pekiştirme) kabul ederek “başın tamamının” meshedilmesi gerektiği hükmüne varmıştır.
Görüldüğü üzere, hakiki nassların elverdiği 4 mezhep imamının yorumu, ilmî ve meşru esnekliklerin bütünüdür.
Dinde sonradan ortaya çıkan yeni durumlara bidat denir. Şer’î terim olarak bidat, dinin aslına doğrudan müdahale eden, ibadet hayatını tahrif eden ıslahat ve değişikliklerdir ki bunlar bütünüyle reddedilmiştir (Bidat-ı Seyyie). Örneğin namaz vakitlerini veya rekat sayılarını değiştirmeye çalışmak bu kabildendir.
Ancak, dinin özüne dokunmayan, bilakis dinin bir emrini veya ibadeti daha rahat, daha verimli ifa etmeye yarayan dünyevi vasıtalar ve kurumsal düzenlemeler sözlük anlamıyla bidat (yeni şey) sayılsa da dinen yasaklanmamıştır. Âlimler bunu Bidat-ı Hasene (güzel yenilik) olarak adlandırmıştır.
Ezanın sesini uzaklara ulaştırmak için hoparlör kullanılması, Kur’an’ın harekelenmesi veya Hz. Ömer’in (r.a.) dağınık halde kılınan teravih namazını ümmetin birliği adına tek bir imam arkasında, cemaatle kılınır hale getirmesi ve buna karşılık “Ne güzel bir bidat (yenilik) oldu” demesi bu kabildendir. Buradaki ölçü, yeniliğin dinin ruhuna hizmet edip etmediğidir.
Gerek asr-ı saadetten gelen silsile gerekse fıkhî akıl, İslam dünyasında Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat omurgasıyla kemale ermiştir. Hakiki şeriat; amelde dört hak mezhepten (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî), itikatta ise iki hak mezhepten (Matüridî, Eş’arî) birine tabi olarak nebevi çizgiyi korumaktır. Bugün dünyada “şeriat” iddiasıyla ortaya çıkan devletlerin veya terör yapılarının durumu ise bu ilmî omurga üzerinden ölçülür. Bir yapının isminde şeriat geçmesi, onun mutlak surette hakiki şeriatı uyguladığı anlamına gelmez.
İran; İslam fıkhı ve tarihi içinde Ehl-i Sünnet’in dışındaki akımlardan biri olan Şia ekseninde bir devlet yapısına sahiptir. Kendi içinde kurumsallaşmış bir hukuk sistemi bulunmakla birlikte, Ehl-i Sünnet usulüne göre bidat akımlar tasnifindedir. Siyasi ve teokratik öncelikleri, evrensel Ehl-i Sünnet adalet anlayışıyla uyuşmaz.
IŞİD ve benzeri radikal terör örgütleri ne gelirsek bu yapılar ise İslam’ın hukuk felsefesinden, mezhep usullerinden ve bin küsur yıllık ulema geleneğinden tamamen kopuktur. İslam hukukundaki cihat, tekfir (müslümanı dinden çıkarma) ve ukubat (cezalar) hükümlerini kendi siyasi, vahşi ve ilkel emellerine göre manipüle eden marjinal harici/tekfirci yapılardır. İslam fıkhının gözettiği can, mal, akıl, nesil ve din emniyeti ilkelerini kökten çiğnedikleri için, sergiledikleri pratiklerin hakiki şeriatla hiçbir alakası yoktur. Hatta bu yapıların sergilediği aşırılıklar (ifrat), İslam’ın özünü inkara ve küfre kadar varan tehlikeli sapmalara yol açmıştır.
Netice olarak; bir uygulamanın veya rejimin gerçek şeriat olup olmadığı coğrafi sınırlarına, askeri gücüne yahut iddiasına bakılarak değil; asırlardır süzülerek gelen Ehl-i Sünnet ulemasının Kitap ve Sünnet’ten çıkardığı adalet, merhamet ve hukuk ölçülerine uyup uymadığına bakılarak tayin edilir. Bu ölçüye uyan baş tacıdır, uymayan ise reddedilmiştir.
İşid ve haricilik hakkındaki yazıyı okumak için tıklayınız: https://www.hakvera.com/isid-deas-harici-itikadina-sahiptir/



