Kâinat, bir boşluk değil; her bir harfi hikmetle yazılmış devasa bir kitaptır. Gözümüzü semaya çevirdiğimizde gördüğümüz her bir seyyare, her bir parlayan yıldız ve her bir devasa galaksi, aslında İlahi kudretin birer mührü, O’nun eşsiz sanatının birer sergisidir. Gök kubbe, sadece karanlığı dağıtan kandillerle değil, Sâni-i Zülcelal’in isimlerini haykıran delillerle donatılmıştır.
İnsan, biyolojik olarak sadece şu küçük Mavi Gezegende yani Dünya’da nefes alabilir. Ancak ruhun nefes alacağı menzil, arzın sınırlarından çok daha ötededir. Kâinatın uçsuz buçaksız derinliği, yalnızca fiziksel bir büyüklüğü değil, asıl olarak bu azametin arkasındaki Sahibi’nin büyüklüğünü ilan eder. Her galaksi, O’nun varlığının bir şahidi; her yıldız, O’nun birliğinin (tevhidin) bir nurudur.
Kâinat sadece insanın barınması için kurulmuş bir çadır değil, Allah’ın Esma-i Hüsna’sını (en güzel isimlerini) okuyabileceğimiz muazzam bir kütüphanedir. Eğer varlık sadece Dünya ile sınırlı kalsaydı, bizler Allah’ın “Hâlık” (Yaratıcı) ismini sadece bir bahçede, “Kadîr” (Gücü her şeye yeten) ismini sadece bir fırtınada görebilirdik. Oysa milyarlarca ışık yılı ötedeki bir nebulanın renk cümbüşü, O’nun “Müzeyyin” (Süsleyen) isminin; kara deliklerin o dehşetli yutuşu ise O’nun “Kahhâr” isminin sonsuzluğunu gösterir.
Dünya, dar bir pencere gibi insana bazen yeterli görünebilir; fakat ruh ancak semalara baktığında hürriyetini bulur. Göklerin varlığı, insanı kendi küçüklüğünden çıkarıp Yaratıcı’nın büyüklüğüne hayret ettirmek için vardır. Bu hayret, imanın en saf ve en güçlü mertebesidir. Zira kalp, gördüğü bu haşmet karşısında eğilir ve ancak o zaman sonsuz bir kudrete dayanmanın huzurunu tadar.
Sahi, bir an için düşünelim; başımızı kaldırdığımızda sadece uçsuz buçaksız bir karanlık görseydik, ya da Dünya uzay boşluğunda tek başına dönen bir nokta olsaydı… Allah’ın o ihata edilemez gücünü, zamandan ve mekândan münezzeh büyüklüğünü nasıl kavrayabilirdik? Eğer kâinatın geri kalanı olmasaydı, Allah’ın sonsuz kudreti bizim dar zihnimizde adeta perdelenmiş, sınırlanmış kalmaz mıydı?
Demek ki, gökyüzündeki her bir nur huzmesi ve her bir toz zerresi, sadece bizim içinde yaşamamız için değil; arkasında sakladığı manalarla kalbimizi uyandırmak, aklımızı hayran bırakmak ve “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, bu azamet Senindir!” dedirtmek için oradadır. Her şey, madde itibariyle uzak olsa da, taşıdığı mana itibariyle kalbimize bir şahdamarı kadar yakındır.
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten deliller vardır.” (Âl-i İmrân 190)



