Bugün biliriz ki bir hâkim, suç anını çıplak gözle görmediği halde fail hakkında kesin hüküm verebilir. Çünkü olay mahallinde katile ait parmak izi, saç teli, elbiseye sıçrayan mikro kan damlaları veya balistik raporu gibi pek çok ‘iz’, faili tartışmasız bir şekilde işaret eder.
Teşbihte hata olmasın; aynı mantık kâinat ve onun yaratıcısı için de geçerlidir. Hiç kimse evrenin yaratılış anına şahit olmadı; fakat ulaştığımız bilimsel emareler bunu kesin olarak gösteriyor. Evrenin genişlemesi ve geçmişe doğru gidildiğinde tek bir noktadan patlamış olması (Big Bang), aklın sınırlarını zorlayan bu muazzam sistem, dünyamızın yaşam için milimetrik olarak tasarlanması, bitkilerdeki mineral, tat ve kokuların insan ihtiyacına uygunluğu, yer altı zenginlikleri ve insan vücudundaki kusursuz biyolojik tasarım… Sayamayacağımız kadar çok olan tüm bu deliller açıkça gösteriyor ki; bu kâinat, varlığı kendinden ve zorunlu olan bir ‘Vâcibü’l-Vücud’a muhtaçtır.
Nasıl ki bir mahkemede panoya iğnelenen birçok delil, failin kimliğini inkâr edilemez bir netlikle ortaya koyuyorsa, makro alemden mikro aleme kadar evrene serpiştirilmiş her bir veri de aynı şekilde tek bir ‘müellifi’ işaret etmektedir. Ortada böylesine kusursuz bir düzen, hassas ayarlar zinciri ve akıllı bir tasarım varken; tüm bunların tesadüfen, kendi kendine veya kör kuvvetlerin eseri olarak ortaya çıktığını iddia etmek, adli tıbbın tırnak altından topladığı DNA kanıtlarını görmezden gelip cinayeti rüzgârın üzerine atmaya benzer. Dolayısıyla akıl ve mantık çizgisi, gözün görmediği Yaratıcı’yı, eserlerinin üzerinde bıraktığı bu devasa ve evrensel izler sayesinde tıpkı o hâkim gibi kesin bir infazla tasdik etmek durumundadır.”



