Sağlıklı düşünebilen herhangi bir birey, Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma kaidesini fıtraten bilir ve kavrar. İnsanlığın ortak ahlak zeminini oluşturan bu kural, deizmin de sıkça arkasına sığındığı bir argümandır. Deizm, Tanrı’nın evreni yaratıp kendi yasalarıyla baş başa bıraktığını, insanın ise hiçbir vahiye ve peygambere ihtiyaç duymadan, yalnızca aklıyla mutlak doğruyu ve adaleti bulabileceğini iddia eder. Fakat hayatımızdaki her olay bu basit empati kaidesine tabi değildir. Zira kimse evine hırsız girmesini istemez ve bu konuda insanlık ittifak halindedir; fakat yasal olarak izin verilen alkol satışı, faizli işlemler, zina ve kumar gibi karmaşık fiillerin doğruluğu ya da yanlışlığı neye göre belirlenecektir? Bir kimsenin parasını faize yatırmasının doğru ya da yanlış olmasının nihai kararı kimin aklına bırakılacaktır?
Eğer peygamberlerin getirmiş olduğu vahiyler ve Allah’ın otoritesi kabul edilmezse, günlük yaşantıda oluşan bu muazzam ahlaki ve hukuki ikilemi çözecek henüz bir kurum, bir seküler kanun ya da tek bir insan aklı mevcut değildir. Tam da bu noktada deizm derin bir sessizliğe gömülür. Zira vahiy dışlandığında herkes kendine göre haklıdır ve bu konular hakkında fikir beyan edenler, kendi inandıkları veya çıkarlarına uyan doğrular eşiğinde konuşmaktadır. Bugün faizin küresel ölçekte doğru ve gerekli olduğunu savunan bir kapitalist de aklını kullanmakta, kendine göre ekonomik deliller ve belgeler getirmektedir; faizin sömürü olduğunu söyleyen bir sosyalist veya ahlakçı da aynı metodu izleyip kendine göre deliller sunmaktadır. Eğer iddia edildiği gibi, insanlık karşılaştığı her yapısal ve ahlaki sorunu vahiy dışı çözebilir olsaydı, bunu iddia eden deist akılların en azından bu temel meselelerde birbirleriyle ittifak etmeleri gerekmez miydi?
Buradaki temel yanılgı şudur: Akıl, insanoğluna verilmiş en büyük nimetlerden biridir. Doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek, iyiyle kötü arasında seçim yapabilmek, kendisine fayda ya da zarar dokundurabilecek şeyler arasında tercihte bulunabilmek için gereklidir. Fakat vahiyden uzak, vahiyle beslenmeyen akıl nakıstır, kısırdır ve en önemlisi “menfaat” karşısında eğilip bükülmeye mahkumdur.
Faizle ilgili verdiğimiz somut örneğe dönersek, aklın vahiy olmadan nasıl bir sömürü aracına dönüşebileceği daha iyi anlaşılacaktır. Bugün faiz sisteminin devam etmesini isteyen ve kendince akli deliller getirenlerin argümanları incelendiğinde, bu aklın aslında alın teri dökmeden hazır para kazanmak isteyen birkaç zengin aileye ya da seçkin bir topluluğa hizmet ettiği görülecektir. Gücü elinde bulunduranların aklı, sömürüyü meşrulaştıran bir kılıfa dönüşmüştür. Oysa faizin bir toplumun ve ülkenin ekonomisine verdiği somut zararlar incelendiğinde karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:
Üretimin Engellenmesi: Sermaye faize aktarıldığı zaman, yeni fabrikaların açılmasının ve istihdam oluşturulmasının önünde sentetik bir duvar oluşur ve işsizlik kronikleşir.
Dışa Bağımlılık ve Enflasyon: Ülke ekonomisi reel üretime geçemediği için dış bağımlılık devam eder. Bu durum döviz kurlarını tetikler, paranın satın alma değerini düşürür ve toplumsal refahı yok eder.
Suni Fiyat Artışları: Piyasada alım satım ürünü olan ev, araba, arsa, tarla ve dükkan gibi temel ihtiyaç maddeleri hak etmediği halde olduğundan fazla değerlenir; neticede dar gelirli insanların bunlara erişmesi imkansız hale gelir.
Bu konudaki iktisadi ve sosyolojik deliller daha da arttırılabilir. İşte deizmin çözemediği kör nokta burasıdır: İnsan aklı faizin bu zararlarını teorik olarak tespit edebilse bile, gücü ve sermayeyi elinde tutan bencil insan aklını bu sömürüden vazgeçirecek herşeyi aşan, bağlayıcı ve hesaba çekici bir ahlak yasasını kendi kendine üretemez. Vahyi reddeden güç, zayıfı ezmek için her zaman kendi akli mekanizmasını kuracaktır ve kullanacaktır.
Yüce dinimizde faizin kesin bir dille haram kılındığı ayetlerle sabittir. Bakara Suresi 275. ayette: “…Halbuki Allah, alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır…” buyrulmaktadır. İlahi vahiy, insan aklının menfaat çatışmaları içinde boğulup sömürüye teslim olmasını engellemek için yukarıdan aşağıya bir sınır çizer. Bu ayetler ışığında bugün toplumda bizzat tecrübe edilen acı gerçekler ve ekonomik krizler de vahyin ne kadar haklı, faizin ise ne kadar zararlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak; dünyayı yaratıp insanı kendi aklıyla baş başa bırakan bir Tanrı tasavvuru (deizm), güçlülerin zayıfları faiz ve benzeri sistemlerle köleleştirdiği bu dünyada insanlığı çaresizliğe mahkum etmek demektir. İnsanın hırslarını dizginleyecek, adaleti mutlak manada tesis edecek şey; ne kapitalistlerin ne de sömürenlerin göreceli aklı olamaz. İhtiyacımız olan şey, insanı ve onun zaaflarını en iyi bilen Yaratıcı’nın kelamı, yani vahiy ve onu pratik hayatta bize modelleyen peygamberlerdir. Hakkaniyetle düşünen biri anlayacaktır ki Hz. Peygamber Aleyhisselam’ın Cahiliye toplumunu Asrı Saadet’e çevirmesi bütün zamanlarda vahyin önemini gösteren en büyük delildir.
Peygamberliğon hak olduğunun akli delilleri isimli yazıyı okumak için tıklayınız: https://www.hakvera.com/peygamberlerin-hak-oldugunun-akli-delilleri-nelerdir/
İnsan ve hayvan arasındaki farkları okumak için tıklayınız: https://www.hakvera.com/deizmin-cikmaz-sokaklari-insan-ve-hayvan-arasindaki-farklar/




1 yorum